Mucur Adının Kaynağı

Kırşehir ilinin diğer 5 ilçesinin adlarına bakıldığında bu ilçelerin adlarının dilimizde bir anlamı veya bölgenin tarihine ait bir karşılığı vardır. Mucur ilçesi ise bu konuda ayrıcalıklıdır. Mucur ilçesinin adı sadece birtakım efsanelere veya yorumlara dayandırılmaktadır. Türkçemizde bulunan bir sözcük olmadığı gibi tarihsel anlamda da Anadolu’da yaşamış bir kavim veya medeniyet ile ilişkisi yoktur. Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğünde "mucur" sözcüğünün karşılığı: 1) Kömür kırıntısı, mıcır, 2) Yol yapımında kullanılan taş kırıntısı, 3) Bir şeyin artık, yani işe yaramayan bölümü olarak verilmektedir. TDK sözcüğündekine benzer şekilde, Mucur Ahmed Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmaniye adlı eserinde yer alan "mıcır" sözcüğü küçük kırıklar haline bulunan taşlar olarak karşılık bulmaktadır. Mucur adının "mıcır" sözcüğünden kaynaklandığı yorumu ise iyimser bir benzetmeden öteye gitmemektedir. Diğer taraftan, Adana yöresinde Trahom denilen göz hastalığı halk arasında mucur olarak adlandırılmaktadır. Türk kültürü ve folkloru açısından bakıldığında, Amasya, Ankara ve Çorum civarında, gödük denilen tahıl ölçeğinin ½’si kadar büyüklükte, kilenin ise 1/8’i büyüklükte olan, silidir biçiminde ve basık bir değirmenci ölçeği "mucur" olarak adlandırılır. Mucur, Kırşehir’in 1/8’i büyüklükte olduğu için ilçeye bu ad verilmiştir. Türkmenlerin çoğunlukta olduğu ilçenin adının bu sözcükten gelmiş olma olasılığı göreli olarak en tatminkar açıklamadır.

mucur

Mucur


Efsanelere bakıldığında, Mucur adının bölgede bulunan mağaralarda yaşayan Hristiyan ahalinin reisi olan "Mücürüm" adlı şahıstan kaynaklandığı söylenir. Bu efsaneye ait elimizde hiçbir ipucu olmadığı gibi anlatılan efsane de oldukça tutarsızdır. Bu efsaneye göre Kızılin de denilen Aşılık bölgesinde yaşayan Müslüman Türkler yörenin o dönemdeki Mücürüm adlı Hristiyan liderinin oturduğu yeri belirtmek amacıyla bu adı kullanmışlardır. Malazgirt Muharebesinden sonra yörenin kontrolü Müslüman Türklerin ve sonrasında Moğolların eline geçmiştir. Bu dönemden itibaren yörede ilçeye adını verecek derecede güçlü bir Hristiyan lider bulunması pek akla yatkın gelmemektedir. Diğer tüm yerleşim yerlerinin ve Mucur’un köylerinin adları Türkmenler tarafından Öz Türkçe olarak verilmesine rağmen sadece Mucur ilçesinin adının bu Hristiyan lidere atfen korunması veya konulması da mantığa pek uygun değildir. İlçenin adıyla ilgili en somut veri 1586 tarihli tahrir kayıtlarında bulunmaktadır. Bu kayıtlarda ilçenin adı doğrudan "Mucur" olarak geçmektedir.

Mucur Tarihçesi

Mucur’un da içinde bulunduğu bölgenin tarihi Tunç devrine kadar inmektedir. Hitit tarihi incelendiğinde bölgenin bir dönem Hititlerin hakimiyetinde olduğu söylenebilir. Mucur gerçekte Kapadokya bölgesinin en değerli tarihi mekanlarından biridir. Mucur’un tarihi ile ilgili iki büyük olaydan ilki Dünya fatihi Büyük İskender’in doğu seferinde Mucur’dan geçişidir. Bu olayların ikincisi ise Atatürk’ün Samsun’dan çıkıp Ankara’ya geçişi sırasında Mucur’da konaklaması olarak söylenebilir. İlçenin tarihi dokusu ve Atatürk’ün konakladığı mekan maalesef korunamamıştır. Dünya tarihinin bu iki büyük liderinin ilçemizden geçişleri ve bu konaklamaları ilçe için son derece önemli tarihi olaylardır. Büyük İskender Mucur’a kuzeyden, Mustafa Kemal Paşa ise güneyden girmişlerdir. Bu önemli olayların Mucur’da yaşanması ilçeye ayrı bir tarihi değer kazandırmaktadır. Dünya tarihinin bu iki büyük lideri arasında şaşırtıcı bazı benzerlikler de vardır. Fizik benzerliklerinin yanı sıra iki liderin de Selanik’li olması özellikle dikkat çekicidir. Engin bilgileriyle doğu ile batıyı birbirinden ayıran Kızılırmak’ın (antik adıyla Halys Irmağı) simgesel niteliğini de çok iyi kavramışlardı. İlçede bulunan yeraltı şehri ile birlikte Mucur’un sahip olduğu tarihi değer ikiye katlanmaktadır.

kızılırmak

Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak (Halys Irmağı)

büyük iskender büstü

Büyük İskender heykeli (İstanbul Arkeoloji Müzesi)- Magnesia (Manisa) antik kentindeki kazıda bulunmuştur.


Makedonya Kralı Büyük İskender, Pers İmparatorluğu ile üç büyük savaş yapmıştır. Bu savaşların ilki Bilecik civarındaki Granikus Nehri (Biga Çayı) üzerinde MÖ 334 yılında yapılmış ve Büyük İskender’in galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Bu savaşta Persler ve onların yanında savaşan Yunanlı paralı askerler ile Makedon ordusu karşı karşıya gelmiştir. Pers tarafının liderliğini Perslerin hizmetinde çalışmakta olan Rodos’lu Memnon yapmıştır. Yunanlılarla ittifak halinde bulunan güçlü ve donanımlı Pers ordusuna rağmen Granikus savaşı Makedonların mutlak galibiyetiyle sonuçlandı. Büyük İskender’in henüz Anadolu’ ya geçmeden önce, özelikle Trakya’da yaşadığı başarılar onun yeterince tanınmasına yetmişti. Ancak, bu savaşla birlikte şanı ve şöhreti daha çok arttı. Büyük İskender’in en bilinen özelliklerinden birisi de savaşmadan teslim olan şehirlere karşı merhametli davranması ve onları yönetimine kattıktan sonra amacı doğrultusunda yoluna devam etmesiydi. Bu davranışa uyan birçok şehir devleti İskender'e şehirlerinin anahtarını savaşmadan verdiler. İskender daha sonra bugün Salihli yakınlarında bulunan antik çağın meşhur şehri olan Sardes’e gitti ve şehri egemenliği altına aldı. Sardes’ten batıya doğru ilerleyerek Efes’e geçti. Her iki şehir de direnmeden, şehrin anahtarlarını İskender’e takdim ettiler. İskender sonra Milet’e doğru yürüdü. Granikus savaşından kurtulan Pers ve Yunan kuvvetleri Milet’te toplanmışlardı. İskender’in ordusu burada çok ciddi bir direnişle karşılandı. İskender meşhur generali ve kurmayı Parmenion’un tüm uyarılarına rağmen genç kral çok az sayıdaki donanma gemilerini Milet limanına soktu. Buradaki deniz manevrası muhteşem olmuştu. Göreli olarak çok az sayıdaki gemi ve kuvvet ile güçlü Pers donanmasının Milet’e girişi engellendi. Zorlu bir çarpışmadan sonra Milet düştü. Pers kuvvetleri bu defa Halikarnas’a (Bodrum) hareket ederek İskender’i orada durdurmaya çalıştılar. Halikarnas direnişi çok daha çetin ve uzun sürdü. İskender Halikarnas’ın direnişini çok sert bir şekilde kırdı. Makedon savaşçılar şehrin meydanında tek başına kalıncaya kadar savaşan Memnon’u bir süre sonra etkisiz hale getirdiler. İskender’e çok vakit ve asker kaybettiren Yunanlı komutanın cezası çok ağır oldu. Memnon ayaklarından ve ellerinden güçlü atların çektiği arabalara bağlatılarak parçalandı. İskender’in en bilinen özelliklerinden birisi de savaşmadan teslim olan şehirlere karşı merhametli davranması ve onları yönetimine katıp güvenilir bir lidere emanet ettikten sonra amacı doğrultusunda yoluna devam etmesiydi. İskender, Halikarnas’ın yönetimini de muhalif Kraliçe Ada’ya bırakmıştır. Sonrasında ordusunu Antalya’ya kadar indiren Kral bir süre Faselis’te kaldı. Burada bir ateşli hastalığa yakalandı. Hastalığı sırasında penceresine konan iki kumru ona iyileşeceği haberini getirdikten bir süre sonra İskender ayağa kalktı. Büyük bir ihtişamla Perge antik kentine yürüdü. Halikarnas’taki olaylardan haberdar olan Perge yönetimi onu büyük bir tören ile karşıladı.

İskender’in amacı doğu ile batıyı birleştirmek ve tek ve bütün bir dünya yaratmaktı. Batılılar tarafından birbirinden kültür ve fikir olarak ayrı olduğu kabul edilen doğuyu ve batıyı birbirine kaynaştırmak ve yeryüzünde kalıcı bir barış ve kardeşlik sağlamak istiyordu. Bu konuda hocası Aristoteles ile birbirlerine son derece zıt düşünüyorlardı. Meşhur filozof ve bilim adamının kendi deyimiyle en zor öğrencisi olan İskender hocasına göre çok daha uygar ve doğru düşüncelere sahipti. Mucur topraklarından akan Kızılırmak bu iki dünyayı birbirinden ayıran sınır çizgisiydi. Bu çizginin simgesel düğümü ise bugünkü Polatlı civarında olan antik Gordion (Kördüğüm’deydi). Gordion kentinde bulunan bu kördüğümü kim çözerse doğunun kapıları ona açılacaktı. Perge’den iç Anadolu’ya hareket etti ve Ankara’ya kadar yürüdü. Gordion’daki kördüğüm çözülecek gibi değildi. Ancak, Gordion efsanesinde kördüğümün hangi yöntemle çözülmesi gerektiğine dair bir bilgi yoktu. Tanrıları bile kıskandıracak kadar kararlı ve zeki olan Kral kılıcını çıkarttı ve bir vuruşta düğümü kesti. Doğunun kapıları artık ona açılmıştı. Gordion’dan neredeyse 2300 yıl sonra bir başka insan harikası olan Mustafa Kemal’in başkenti olacak Ankara’dan geçerek tekrar güneye doğru yöneldi. Kızılırmak boyunca ilerleyerek Türkiye’nin ve Anadolu’nun tam orta noktasında yer alan göz bebeği ilçemiz, Mucur’a ulaştı. Büyük İskender’i ağırlayan ve Kapadokya’nın giriş kapısı olan Mucur bugüne kadar getirilmeyen özellikleri ile sınırsız bir öneme sahiptir.

büyük iskender anadolu haritası

Büyük İskender’in ayak izleri


büyük iskender sikkesi

Büyük İskender (Roma döneminde basılan antik para üzerindeki kabartma resmi)


Sonrasında İssos savaşını yapmak üzere İskenderun’a indi. Orantısız güçler arasında olan bu savaşı her zamanki gibi cesareti ve aklı ile kazandı. Pers Kralı Darius çareyi savaş meydanında kaçmakta buldu. İssos ardından sonrasında Mısır’a uzun bir sefer yapıldı. Makedonlar Mısır dönüşünde Mardin ilimizdeki antik Dara kenti yakınlarından geçerek bugünkü Erbil yönüne doğru yürüdü. Burada Pers Kralı Darius’la son defa karşılaşan İskender Erbil ovasında Gaugamela savaşını yaptı. Gaugemala savaşından da galip çıkarak Pers egemenliğine tamamen son verdi. Yeryüzünün gelmiş geçmiş bu en büyük fatihi koç boynuzlu bir tuğ ile savaştığından ve tanrısal nitelikler barındırdığı için tarihte bazı yorumcular tarafından İskender Kuran-ı Kerim’de (Enbiya suresi) adı geçen Zülkarneyn ile özdeşleştirilmiştir. Bu dönemden sonra Batı ve Orta Anadolu’daki Pers hakimiyetinin bittiğini söyleyebiliriz. Anadolu’da Pers hakimiyetini yıkan Büyük İskender'den sonra bölge, Kapadokya Krallığı'nın eline geçmiştir. Bölgeye bu nedenle Kapadokya adı verilse de bu ismin bölgeyi tanımlaması ve dilimize yerleşmesi doğru değildir. Bu bölgenin Türkçemizdeki ve kültürümüzdeki adı Anadolu’dur ve Atatürk’ün bu konuda gösterdiği hassasiyetin nedenlerini de dikkate alarak öyle kalmasına da özen gösterilmelidir. Roma ve Bizans hakimiyetine de sahne olan bölge sonrasında gerçek sahipleri olan ve ona hak ettiği manevi değeri verecek olan Türkmenlerle kucaklaşmıştır. Türkmenlerin mertliği, dürüstlüğü, asil ve cesur karakteri, sabır ve azimleri bozkırın doğasıyla kaynaşmış ve Anadolu onları onlar da Anadolu’yu sevmişlerdir. Kuran-ı kerimde de belirtildiği üzere İslamiyet’in emanet edildiği bu asil halkı Allah da sevmiş onlar da Allah’ı sevmişlerdir. Yedi düvelin göz diktiği bu kutsal toprakların canları ve kanları pahasına yılmaz bekçileri olmuşlardır. Mucur’un bulunduğu bölge ile ilgili mistik ve kozmik olaylar ayrıca ilgi çekicidir.

Mucur toprakları dünya tarihinde böylesine önemli olaylara tanıklık etmenin dışında evliyalar ve çelebilerin yerleşim yeri olmuş, Hacıbektaş Veli, Ahi Evren, Aşık Paşa, Yusuf Kırşehri ve Cacabey gibi oldukça önemli fikir adamlarını, sanatçıları ve liderleri bağrına basmıştır. Mucur ve çevresindeki topraklar, Malazgirt Meydan Muharebesinden (1071) sonra Selçuklu Türklerinin eline geçmiştir. Türkmenlerin göçüyle birlikte tüm Anadolu’da olduğu gibi Mucur’da da yoğun bir Türkleşme başlamıştır. Tüm bu insanların varlığıyla Anadolu’da gelişen Türk kimliği ve Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet arasında önemli bağlantılar vardır.

Ünlü düşünür ve fikir adamı Hacıbektaş Veli’nin bir dönem Hacıbektaş’a bağlı bir köy olan Mucur ve yöresinde mutlak etkileri olmuştur. Türk milliyetçisi ve Ahilik sisteminin kurucusu, ünlü bilge Ahi Evren ve Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınları) teşkilatının kurucusu eşi Fatma Bacı’nın çalışmaları ile yöremiz Türk milliyetçiliğinin kalesi haline gelmiştir. Bu dönemde sanat ve bilim alanlarında Türkçe eserler ele alınmaya başlanmıştır. Merzifon Şifahanesinin kurucusu Hekim Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun Cerrahiyetü'l-Haniyye adlı eserinde ulemanın bu konudaki hassasiyeti yazar tarafından belirgin bir biçimde vurgulanmıştır. Diğer taraftan Türk sanat tarihindeki ilk Kuramsal Türk Muskisi üstadı Yusuf Kırşehri eserini Türkçe olarak kaleme almıştır. Farsi kültürün savunucuları ile bu Anadolu milliyetçileri arasında kültürel değerler konusunda derin bir mücadele başlamıştır. Bu mücadelenin önemi Kurtuluş Savaşımızda bir kez daha kendini göstermiştir. Ata’mızın yolunu yol belleyen ve daima devletlerinin yanında yol alan Türkmenlerin bu savaşın yürütülmesindeki ve kazanılmasındaki önemli tartışılmazdır. Beylikler döneminde ise bu bölgenin çok sık el değiştirdiğini görmekteyiz. Eretna Devletini ele geçiren Kadı Burhaneddin Ahmed, 1389 yılından sonra içinde Mucur’un da bulunduğu Orta Anadolu’daki Kırşehir’i ele geçirmiştir. Anadolu Selçuklu Devletini’nin, Kösedağı Savaşında Moğollara yenilgisinden sonra iç Anadolu’da Moğol hakimiyeti başlamıştır. İlerleyen dönemlerde Kırşehir ile Mucur Moğollar, Osmanlılar ve Karamanoğulları arasında el değiştirmiştir. Beylikler döneminde yörede Hakimiyeti elinde tutan Eretnaoğulları’nın hükümdarı Mehmet Bey’in ölümünden sonra bölgenin esas halkını oluşturan Moğol ve Türkmen toplulukları arasında yoğun çatışmalar baş göstermiştir. Ankara savaşı sonrasında Timur bu bölgeyi, Osmanlılara karşı kendileriyle ortak hareket eden Karamanoğulları’na vermiştir. Fetret devrinde Karamanoğullarının elinde bulunan Kırşehir ve Mucur havalisi, Çelebi Mehmed’in Karamanoğullarını yenmesi ile birlikte Osmanlı Devleti sınırları içine alınmış ancak, Karamanoğulları ile barış sağlanınca yeniden Karamanoğullarına devredilmiştir. XVI. Anadolu’da asayiş XVI. yüzyılın ikinci yarısında itibaren iyice bozulmaya başlamıştır. Bölge XVII. yüzyıl başlarında Celali hadiselerine sahne olmuştur. Bu dönemde palanga olarak tanımlanan her yerleşim birimi Mucur da kendi başının çaresine bakmıştır. Hacıbektaş’a bağlı bir köy olarak bulunmakta olan Mucur XVIII. ve XIX yüzyıl civarında ilçe haline dönüşmüştür.